hayret verici şekilde serin bir İzmir yaz gecesi. balkonda oturmaktayım ve hayret verici şekilde iyi hissetmekteyim kendimi. bir şeyler yazmak istedim öylesine laflamak suretiyle. james la brie NY şehrinin sokaklarında yağmurun yağmakta olduğunu haykırıyor. bu durum beni hiç ilgilendirmemesine rağmen ilk bu şarkıyı açtım. balkon masasının üzerinde geçen gün satan çocuğun içime dokunuşundan dolayı satın aldığım bir saksı fesleğen bitkisi var. 2-3 gündür eve uğramayışım yüzünden susuz kalmış; süngüsü düşük. bozuk atmak hakkıdır, zira kendisine ölüme terk edilmişliğin bir ön izlemesini yaşattım. sulayayım dedim, taşarak bilgisayarımı ıslatmak suretiyle intikamını alıyordu az kalsın. klavyede L harfine zor basılıyor. L tuşunun tribi kime ve neye onu kimse anlamadı. üstüne üstlük az önce sigara dudağıma yapıştığı için parmağımı ve masanın örtüsünü yaktım. nescafem, soğuk suyum, sigaram halihazırda masa üzerinde mevcudiyetlerini koruyorlar. ha bir de 24 saati aşmış bir uyumamışlık halindeyim.
konuya giriyorum: aklımın okunabilinmesini talep ediyorum. (hafif hafif esen meltem ve getirdiği nefis fesleğen kokusu: sanırım aramızdaki buzlar yavaştan çözülüyor.) evet evet akıl okuyabilmeyi değil, tam aksini istiyorum. bu neyi değiştirir kimse bilmiyor. aslında anlamsız bir istek bu; sebebi sağır sultanlara deveye hendek atlatmaya eşdeğer bir efor sarfıyla dil döküp durmak suretiye laf anlatma çabasının yılgınlığı sanırım. bazı insanların tek kulakları olmalı ki anlatılanlar diğer kulaktan çıkamasın.
söylemeden geçemeyeceğim; bütün fransız şarkıcılar birbirleriyle düet yapmak zorunda değiller. biri bunu onlara söylemeli. calogero ile yaptığı düette "y'a pas un homme qui soit né pour ça." diyor florent pagny. insanın neyi yaşamak için doğmuş olup olamayacağının kararını verecek kişinin kendisi olduğu yanılgısına nereden kapılmış acaba? gerçi savoir aimer albümüyle ortaokul yıllarımın her gecesini istisnasız gözyaşlarıyla doldurduğu dönemlerde kendisine karşı oluşturduğum hayranlık, charles aznavour ve daha pek çoklarının birlikte seslendirdikleri "pour toi armenie" adlı şarkıyı duyduktan sonra net bir şekilde antipatiye dönüşmüştü. yani bu hususta benim gibi alelade bir vatandaşla aynı vasıfsızlıktayken, ne diye böyle işlere kalkışmış(lar) aklım almakta zorlanıyor. ama en büyük hayal kırıklığım; çocukluğumun ve kuvvetle muhtemel geri kalan tüm yaş dönemlerimin en sevdiğim müzikali olan "the sound of music" in erkek başrol oyuncusu olan christopher plummer' a yine charles aznavour' un yazıp, yönetip, oynadığı aynı amacı güden ve pek de eski bir yapım olmayan -adını an itibariyle hatırlayamadığım- filminde rastlayışımdı. bir anda dünyam başıma yıkıldı ve gözyaşlarıma hakım olamadım. bir sanatçının taraflılığı ne büyük bir hıyarlıktır şahsımca. aklımı okuabilenler olsa ve burada hayal kırıklığına sebebiyet veren durumun bir türk olarak hayran olduğum insanların ermeni soykırımının varlığına inanmalarına ve bunu savunmalarına içerleyişim olmadığını açıklamaya gerek olmasa ne güzel olurdu. körü körüne inanışlar ve muammalar üzerine iddialaşmalar bana göre değildir.
uykusuzluk zurnamın zırt demeye başladığı şu anda; çaktırmadan gözlerini dinlendirmekte olan beynimi bir şeyler düşünmeye zorlamamın altında yatan psikolojik problemimin ne olduğunu da merak etmiyor değilim hani. ezanı dinlemeden uyursam bir daha uyanamayacağımı sanmak gibi bir saplantıya saplanmış olabilir miyim acaba içten içe, kendime bile çaktırmadan?
öyleyse 'the sound of music' müzikalindeki en bir pek çok haz ettiğim şarkıyla blogumu sonlandırmak isterim.
christopher plummer & julie andrews (filmde kızıyla söylediği sahne tercihimdir.)
-edelweiss-
Edelweiss, Edelweiss
Every morning you greet me
Small and white clean and bright
You look happy to meet me
Blossom of snow may you bloom and grow
Bloom and grow forever
Edelweiss,Edelweiss
Bless my homeland forever...
9 Temmuz 2008 Çarşamba
Kaydol:
Kayıt Yorumları (Atom)

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder