"This is where the one who knows, meets the one who doesn't care..."

10 Temmuz 2008 Perşembe

Zamanın Dönüştürerek Düşündürdükleri

"kırgınım, ama yine de gel. gel, çünkü çocukluğa ait o içten gülümseyişin bana nefes aldırıyor, acısız. kızgınım; olsun, sen yine de gel. bana bakma; biliyorsun ki arada gidip geliyorum, zaman zaman seninle alakalı olsa da çokça senden bağımsız. soruyorsun, ama ben cevaplayamıyorum; kim bilir belki de sana yumuşak karnımı göstermeye çekiniyorum. sen yine de sormaya devam et, çünkü gün gelip de sormaz oluşundan da korkuyorum. gelme desem de sen yine de çal kapımı; ben en çok senin kapımı çalışını seviyorum. gel ve bana bensiz geçen günlerini anlat; ben uçarı sesinde yaşama sevinciyle bağlantı kuruyorum. yargılarından, planlarından dem vurmadan gitme sakın; özgüveninde karar vermeyi öğreniyorum."

21.05.2008 tarihinde ortaokulvari duygularımın işbu şekilde olduğunu, gönderiler arasında duran bir taslaktan öğrendim. insanın neye/kime nasıl inanmak istiyorsa öyle inanması ne kadar da garip. hayatımıza alıp, yaşantımıza kattığımız insanların aslında kendileri değil de ihtiyaçlarımızın yönlendirdiği inançlarımızda vücut bulan, gerçekliği saptırılmış figüranlar oluşları ne acı. ilk bakışta yalnızca ilginç aslında. acı bir hal alışı hem iğneyi hem de çuvaldızı ilk önce kendimize batırışımızla başlıyor. tarafların açılarından bakmaya başladığımızda, kendimizin de yaşantılarına alındığımız insanlar için birer saptırılmış gerçeklikten ibaret olduğumuzu anlıyoruz. bu noktada süperegomuzun öfkesiyle kıvranıyoruz, zira içten içe doğruyu biliyor olmak eski köye getirilen yeni adetin sancılı adaptasyon süreci gibi bir şey. "ben şöyle böyle yaptım, buna rağmen karşılığında şunu bunu yaşadım." şeklindeki çemkirmelerin altında yatanın; evdeki hesabı çarşıya uyduramamak, yani manipülasyon çabamızın başarısızlığı anlamına gelişi, her birimizin gönlünde yatan aslan olan 'dünyayı kurtaran insan evladı' olmak tutkusuyla örtüşmeyen, yüzleşmesi ve kabullenmesi oldukça zor bir gerçek. örneğin yazının başlangıcındaki, vakt-i zamanında dışa vurmuş olduğum duyguların öznesi olan şahıs, hayatıma alelade bir şekilde girmiş, ilişkinin devamında da davranışlarında hiçbir olağanüstülüğe rastlanamayacak bir kişidir. yaşanılanlarda ise hiçbir eşsizlik, benzersizlik ve alışılagelmişin dışındalık yoktur. hatta aksine, beni yormuş, yıpratmış, değişkenliğiyle aptallaştırmış, tutarsızlığıyla şaşırtmış, duyarsızlığıyla kırmış ve hoyratlığıyla hırpalamış bir er kişidir. varlığının tüm bu katma değersizliğine rağmen, yokluğu sanki bir boşluk yaratıcakmışçasına, söylemimde kendisine git desem dahi içten içe yine de gelmesini dilediğime yer vermişim. bu histerik arzunun meali aslında "rica ediyorum beni yanılgımla baş başa piç gibi ortada bırakma ve hatta mümkünse bana yanılmadığımı kanıtla." dır. heyhat sana hiçbir şey vaat etmemiş birinden ortada kabak gibi duran gerçeğin aksini kanıtlamasını nasıl isteyebilirsin? bunu neden yapsın? ayrıca senin onu alıp koyduğun yere ait olmak adına en ufak bir çabası olmamışsa, bu tepeden inme sıfatlarla cüretkarlaşmasına nasıl kızabilirsin? bir hikaye yaşamak isteğiyle onu yazmış, roller biçmiş ve oyunu kendi kendine sahnelemiş bir insan olarak, onu yargılama hakkına sahip olduğumu iddia edebilir miyim? hiç sanmıyorum. fiziksel varlık yetersiz gelmiş ve üzerine anlamlar yükleme ihtiyacına kapılmışsam, zaten daha işin en başından beri olagelen bir eksikliğin varlığı ortaya çıkıyor. ben bu eksikliği gerçekten görmedim mi yoksa görmezden mi geldim? cevabı sıkıntıya sebebiyet veren esas soru da bu zaten. yanlışı yanlışla kapatmak; sınır koymamış olmana rağmen, sınır ihlallerine kızmak... vah bana vahlar bana!

bilinçaltında nihilliğinin tamamen farkında olmasına rağmen, benliğini şekillendiren dış etmenler dolayısıyla narsistliğinden ödün vermeyerek, arzulanan sıfatlara/yerlere/kişilere sahip olabilmek adına, zaman zaman soytarılık derecesinde pragmatik yaklaşımlarla kaotik bir kısır döngü yaratmış sersem ve gülünç yaratıklarız biz insanlar. kabaca "ben seni şöyle çok, böyle güzel sevdiğim ve bu nedenle şöyle büyük böyle iyi şeyler yaptığım için sen de beni sevmelisin, sevmiyorsan insan değilsin." gibi.

dünya artık herkesin kapısının önünü süpürmesiyle temizlenmekten çok uzakta; dolayısıyla "öyleyse ne yapılmalı?" sorusunun cevabını soruyu soran olduğum için bana değil, kişilerin bizzat kendilerine sormalarını rica ediyor; elini taşın altına sokmaz bir profil çizerek, bu yazımı havada kalmış lakırdılar topluluğu halinde bırakmak suretiyle sonlandırıyor ve kafayı vurup yatmaya gidiyorum.

1 yorum:

Sidelight dedi ki...

Malesef ya da iyiki de o bahsettiğin kişiler biziz.
insanlar geliyor, hayatımızın o veya bu şekilde bir tarafına yengeç gibi takılıyor ve attıkları her çimdik bize garip bir haz veriyor. Onları o kadar büyütüyoruz ki evlerimize hayatlarımıza alıyoruz, yandaş koldaş, eş, sevgili artık ne dersen....Sonra sis dağılıyor, püüüffff!!!! at arabası bal kabağı, beyaz atlı prens ya da prenses birden sokaktaki herhangi bir insan oluyor.Belki de o insanlar 3 gün önce sokağın ortasına balgamını attığında küfür ettiklerimiz... Ama işte o çimdiği attığı ilk an görmüyoruz, kıçımızda yapışık kaldığı süre boyunca da onu kendimizin bir parçası sanıyoruz. Sanki bizimle beslenmeli, bizimle nefes almalı hatta utanmadan küçücük yengeçten bizim düşündüklerimizi, bizim arzu ve şehvetlerimizi paylaşmasını istiyoruz. İşin kötü yanı da atmak istediğimiz zaman gelip çattığında kaba etimizden bir parçada sunuyoruz malesef. Kopan yaranın kabuk bağlaması uzun sürdüğünden ne oturduğumuz belli ne yürüdüğümüz, sürekli bir acı peşimizde bizimle beraber geliyor:P. Kimi görüyor yarasını, kimi görmüyor. O anda aradığın şey sadece ''ben ne yapıyorum böyle, neyin acısını çekiyorum'' sorusuna çevrenden verilebilecek dürüst bir cevap. Şahsen o cevapları bulabilmiş biri olarak en azından öğrenerek yavaş yavaş gelecek için daha temkinli davranabilirsin.Artık bunu da öneri mi nasihat mi nasıl algılarsan öyle algıla. Belki de en güzeli bırak böyle devam etsin çünkü kıymet bilen insan olmak senin geçtiğin yollarla ancak olabiliyor. Bu nedenle ne arıyorsan elbet bir gün onu bulacaksın, ben ümidimi kaybetmedim, sana tavsiyem sen de kaybetme.