deniz ise bir başka alemdi; dalgalar karaya yaklaştıkça büyüyorlar, tam kıyıya çarpmazdan evvel hani ya bismillah dermişçesine, son bir nefes alır gibi ivme kazanıyorlar, sonra da tüm güçleriyle sahile, sahil olmayan yerlerde ise kayalara çarpıyorlardı, o koca koca kütleleri aşıyorlardı; dalgalar denizden taşıyorlardı veya belki de kaçıyorlardı. yürürken yüzümü yalıyordu ara ara dalgaların çarptıkları yerlerden dağılıp, milyarlara bölünerek rüzgara kapılan parçaları; sanki buharlaşmaksızın gökyüzüne karışmak istiyorlardı, belki de koşulan şartlardan onlar da sıkılmışlardı. ıslanıyordum, rüzgar beni tartaklayıp duruyordu; hayaletli bir hayalet şehrin sokaklarında yürüyormuşum da yaşayanlarınca kuşatılmışım gibi, sanki varlığımdan rahatsız ve onları göremeyişimle rahat, beni çekiştirip itekleyip duruyorlardı. gökyüzünde ise dev ruhlar süzülüyordu; bulutlar ölmüş ya da doğmamış tüm ruhlardan oluşuyor gibiydi, ya turluyorlardı öylesine yukarıda, ya da iç içe geçmiş gruplar halinde ayrı ayrı yerlere doğru yol alıyorlardı. yüzlerce martı vardı; koyu gri ve turuncuların altında, durmaksızın dönüp duran küçük siyah gölgeler... zıvanadan çıkmış dalgaları ve onların bembeyaz köpükleriyle çalkalanan lacivert deniz, koyu gri bulutları ve güneşin gitgide zayıflayan turuncu ışınlarıyla gök, çılgınca esen rüzgarlar, huzursuz ve telaşlı, gökte çığlık çığlığa volta atan martılarla, kendini kara bir tül perdenin ardından çekinerek, belli belirsiz göz kırparak gösteren utangaç bir kız gibi şimal yıldızıyla kendimi bir Aivazovski tablosunun içinde duruyormuşum gibi hissettim.
kıyamet böyle kopacaksa haydi şimdi kopuversin diye düşünüyor insan, eğer gerçekten bu kadar güzel olacaksa... ruhumun bedenime dar geldiğini hissettim; gördüklerim öylesine büyük bir coşkuyu zerk etti içime. belki de insanın içinde var olanı dışarı çıkarıyor, onu farketmesini sağlıyor doğa; onun bir parçası olduğunu duyumsatıyor sana. metafora meyilliyim belki, anlamlar yüklemeyi çok severim evet ama, dalgaların kıyılarla savaşı örneğin; yorulmadan, tekrar tekrar deniyor, birincide veya ikincide veya daha sonrakincilerde değil belki, ancak birinde mutlaka aşıyor o dalgakıranı ve başarısını köpükleriyle, konfetiler yağdırır gibi kutluyor. insan kendini tanrı gibi, tanrıyı kendi gibi duyumsuyor böyle anlara şahitlik ederken; isterse yaratan, besleyip büyüten, bazen tahrip ve çokça da yok eden... kainattaki bir başka kapı açılmış olabilir miydi acaba? hani paralel evren falan diyorlar ya... gerçi o da başka bir dünya değildi sanki, yaşantımızın diğer anlarıydı; tüm hayatımızı parçalar halinde ayrı ayrı ama aynı anda yaşıyorduk yani, zaman ardışık akmıyordu aslında da, üst üste biniyordu; ne binmesi, üst üsteydi, dikey bir çizgiydi zaman denen şey. herneyse... farklı elementler de olsalar, bileşenleri farklı da olsa, tabiatları benzemese de öyle muhteşem bir ahenk içinde hareket ediyorlardı ki, kendimi o ahengin içine bırakasım geldi; şayet bir kapı vardıysa o kapıdan geçmek, yoktuysa da o dalgalara kendimi bırakmak, o güzelliğin bir parçası olmak istedim. boğulma tehlikesi de geçirdim aslında geçmişte, insan o an doğanın ahengine katılıyormuş gibi hissetmiyor kendini gerçi ama :).
bir yön var, hiçbirinin tekelinde olmayan, hepsinin birtakım etkileriyle oluşan, ve o yön doğrultusunda hareket ediyor hepsi. birbirlerini azaltıyorlar belki ama yok etmiyorlar ve en önemlisi de, kendilerini bir şekilde yeniden çoğaltmayı biliyorlar. insanlar gibi değil mi bir parça? eskiden her şey basitken insanlar daha mutluydu, tıpkı doğanın da insanların ona bu kadar zarar verme gücü yokken olduğu gibi. şimdi her şey o kadar karmaşık ki topluca acı çekiyoruz, ama bu acı insanı kendini yeniden yaratmaya, var olanı yıkıp ya da değiştirip yeni bir düzen oluşturmaya, kısacası insanın kendini çoğaltabilmeyi öğrenmesine götüren yoldur zannımca; hem indigo çocukları olarak görevimiz de bu değil mi? :).
evrenin alt kümesinin alt kümesindeyiz biz insanlar, onun içinde ve ondan bağımsız değil. hatta evrenin küçük bir modeli bile denilebiliriz, ya da dünya evrenin, insan dünyanın küçük bir modeli olabilir. olanlar hep aynı çünkü; itme ya da çekme, çarpışma, patlama ve kalanlardan yeni bir oluşum ortaya çıkarma. havaya, suya, toprağa bak: biriktirirlerse mutlaka patlarlar, yönlerine katılacak yoldaş bulurlarsa, onunla birlikte ahenk içinde yaşarlar, yönlerine engel teşkil edeni de ya es geçer ya aşar ya da onunla göğüs göğüse çarpışırlar. insan böyle şeyleri düşünmeye başladığı zaman, içindeki engellenemez enerjinin farkına varıyor. bu kendini bir şey sanmak gibi değil ama; "ne için?" diye soruyorsun, yönteminin çıkmaz sokakların sonundaki duvarlara tekrar tekrar toslamak olduğunu görüyorsun ve kendine mantıklı açıklamalar olarak sunduğun her şey bir anda dünyanın en boş bahaneleriymiş gibi görünüyor sana.
into the wild diye bir festival filmi izlemiştim, yaşanmış bir hikayeydi; eğitim hayatında oldukça parlak bir gelecek vadeden genç, her şeyi bırakıp hiçbir şeysiz alaska taraflarına doğru yolculuğa çıkıyordu tek başına. amacı kim olduğunu keşfetmek, mevcut düzene boyun eğmek istemeyen tipik bir asi genç arzusu hepimizde biraz olan. alaskaya gidip ormanın içinde terk edilmiş bir otobüste birkaç yıl yaşıyordu, her ihtiyacını doğadan kendi bilgi ve becerisiyle sağlayarak. sonunda açıktan ve soğuktan öldü o otobüsün içinde, ölmeden önce günlüğüne şunları yazarak: "dünyanın bu bir ucuna, kim olduğumu anlamak için geldim; doğada yapayalnız kaldığımda en yalın gerçeği bulabileceğimi sanıyordum; bir sürü şey yaşadım, defterler dolusu günlük yazdım ve şimdi ölmekteyken anlıyorum ki: yanımda yaşadıklarımı paylaşabileceğim herhangi bir kimse olmadan ben hiçbir şeyim!". eh, insan sosyal bir hayvandı değil mi? işte yukarıda bahsettiğim manzaranın muhteşemliğine tanıklık ederken, coşkunluğumu paylaşmak için benim de içimden sevdiğimi aramak geldi. kendime sunduğum özde yapmacık, sözde geçerli açıklamalarım hükümlerini yitirmiş gibilerdi, ama ayaklarım asfalt yürüyüş yoluna basmaktaydı o anda ve arkamdaki sahil yolundan arabalar hızla geçip gidiyorlardı; bir yanım suni gerçekliğimle ya da gerçek suniliğimle hala bağlantıdaydı.
ne vardı yani bir telefon açıp gördüklerini anlatmakta? yapacağım veya yapmayacağım şeyler bir fark yaratmayacaktır belki de, birtakım etkileri olacaksa da. kaybetmek denen şeyin varlığına inancım yok. ismimle müsemma ölümsüz ve ebediyim; varım ve olacağım ve içen içe inandığım bu olabilir. bir yön var ve ben de o yöne gitmek durumundayım. açık algılara duyarlı duyargalarımla; hiç kesintiye uğramayan bir sohbetin ve/veya birlikte yalnızca susabilmenin ve/veya bir bakışla anlaşabilmenin ahengine sevdalılardanım. kim değil?
I'm at the line - I see it all
I am Nauticus now
And so much more
I am all you know
I'm at the line - just at the line
An eternity at the blink of an eye
In this place called time
I'm everything
Everywhere
I am all
Omni"BE"
I feel every mountain
I hear every tree
I know every ocean
I taste every sea (...)
I see every spring arrive
I see every summer thrive
I see every autumn keep
I see every winter sleep (...)
For I am every forest
I am every tree
I am everything
I am you and me
I am every ocean
I am every sea
I am all the breathing "BE"

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder