"This is where the one who knows, meets the one who doesn't care..."

24 Mart 2008 Pazartesi

Brian' a...

kod adı: 'Brian'... Brian May' in Brian' ı... benzettiğim, benzeyişini sevdiğim için. bu yazıyı ona gösterip göstermeyeceğimi şimdilik bilemiyorum. ama yazmak ihtiyacı duyuyorum. bu aralar sıkıntılı olduğunu bilişimden bağımsız, kıymetinden ve buna değişinden, değdiğini duyması ve hatta okuması gerektiğini hissedişimden ötürü. ama dediğim gibi.. belki de hiç bilmeyecek..

ortak geçmişle başlıyorum.. brianla aynı liseden mezunuz. aynı okulda geçirdiğimiz 7 senenin 7 si de heba olmuş sayılabilir, ama ben saymıyorum. karşılıklı diyaloğumuz -hatırladığım kadarıyla- orta 2. sınıfa tekabül eder. insan eline duyduğum aşırı ilgi yüzünden kendisinin çok beğendiğim ellerine yönelttiğim iltifatlarla onu mahçup gerginliklere boğmamdan öncelere rastlar aslında onu farkedişim. ona daha önce yazmış olduğum gibi: kendini bulmuş olmanın garip bir havası vardı onda. orta 2 çocuğunda ne kendini bulması diye sorulabilir, ama ona sorulamaz. Brian' da bir farklılık vardı; o dönemde, o yaş grubunda çok ender rastlanır türden. ben, bunun o an farkına vardığım ve 'o an' dan öncesine dair en ufak bir bilgim olmadığı için 'farklılık' konusunun sebeplerini irdelememeyi seçiyorum. ama varsayımlarım yok değil. yaradılış deyip geçelim... lise 1' de aynı sınıfta, koca bir sene boyunca tek kelime konuşmamış sayılırız. lise 2' de de aynı. ama bu pek konuşmamazlık farketmeye mani olamadı. bir insanı gözlemleyerek mi, konuşarak mı yoksa yaşayarak mı daha iyi tanıyabilirsin? bizim, farklı birkaç sebepten ötürü deneyimlememiz gereken bu oldu. biz değil de başka iki insan tarafından tecrübe edilseydi, bu deney çok daha farklı sonuçlar doğururdu. lise 3'te yine aynı sınıftaydık. bir gün beni yanına çağırdı. bir şarkı dinletti bana. sonra cd yi bana verdi. "sen bunu bi evde dinle. anlıcaksın, eminim." dedi. o akşam sabah olana dek dinledim ben o cd yi. ve o akşam bana, hayatıma, bendeki ve hayatımdaki 'ona' dair çok şey değişti. bunu -okursa eğer- o da çok abartılı bulabilir. ama değil. normalde de zaman zaman duygusal patlamalarım olur; olan bitene, hayata ya da insanlara karşı. ama saklarım. kimse bilmez. bu durum o zamanlarda da -çok daha sık ve daha şiddetli olmasına rağmen- böyleydi. o akşam öyle olmadı ama. ona birkaç mesaj attım. ne yazdığımı hatırlamıyorum, ama bugün okusam muhtemelen kahkahalarla gülerim yazdıklarıma. o zaman için bile komikti belki, ama o gülmedi. güldüyse bile, bana bunu asla hissettirmedi. hem içten, hem saygılı, hem hoşgörülü, hem güvenilirdi... böyle böyle yıllar geçti işte..

Brian benim için bir rol modeldi. bilmeden, yolumu aydınlatan ışık, hayatımdaki en sağlam kale oldu. mesafeli duruşu yalnızca bir seçim olmayabilir. kendini tutuşu; kırılmışlıklarından, korkularından, zayıflığından, çekingenliğinden ileri geliyor olsa dahi, bir hayat biçimi haline gelişinden, tutarlılığından ve sarsılmazlığından ötürü takdire şayandır. veremeyeceğini bildiği şeyi talep etmez mesela. neyse odur Brian. ketumdur ama seni belirsizlikte bırakmaz, nettir. En önemlisi ise yalın oluşudur. önemsemez görünüşünün altında başka duygular yatar. kendince sınırları dahilinde
elinden geldiğince dener, olmuyorsa bırakır. bırakışı umursamazlığından değildir ama. çok üzülmüş, kırılmış, öfkelenmiş olabilir. hiçbiri değilse de dengelerinin bozuluşundan ötürü canı fena halde sıkılmıştır, sen bunu anlamazsın. bir ikinci şans istiyorsan şayet; zaten varolanın üzerine bir de senin için kapladığı kabuğu kırman, onu çekip çıkarman gerekir. gerçekten çıkar mı, çıkmış mıdır ya da ne kadar çıkmıştır? bunu da asla bilemezsin. Brian değerlidir, bir kereliktir. ben, onun bir kerelik oluşunu belki herkesten önce farkettim, ama iyi değerlendiremedim. çok hoyrat davranmışlığım oldu kendisine, hatırlamıyor olabileceği kadar geçmiş zamanlarda. mevcut durumumun da etkisiyle 'öyle' olmak zorundaydı. 'keskin sirke' olduğum, verdiğim zararın ayrımına varamadığım zamanlardı.

- sabırla katlandığın ve vazgeçmediğin için teşekkür ederim...

Varolduğunu bilmek son derece hafifleticiydi. hayatın ümit etmeye değdiğinin bir kanıtıydı. o vardı.. öyleyse başkaları da vardı. varolduğunu yalnızca bilmenin bana yetmediği zamanlar oldu. kişi için bilmekten daha yeterli ne vardır tartışılır. ama varlığını duyumsatması ihtiyacına kapıldım bir süre. bu fuzuli telaşım süresince o, yine kendi olmaktan vazgeçmedi, bana ihtiyacım olanı verip kurtulmayı seçmedi. anlattı... neyin neden olduğunu anlamayarak üzüldüm ben. bir defterim var. o dönem bu konuyla ilgili şöyle yazmışım: ' onu yalnızca o olduğu için seviyorsam, onu o yapan özelliklerin sebep olduğu durumlar beni üzmemeli. onu olduğu gibi kabul ettiysem, olmadığı biri gibi davranmasını beklemek ona çok büyük bir haksızlık. alınganlığım anlamsız ve hata yapmakyatım. en sevdiğin silahlarıysa seni vuran, o kurşunlar seni acıtmamalı...' sonrasında bu ve benzeri telkinlerle kurtuldum bu ruh halinden...

Çabalamanın anlamsızlığını öğretti bana. algıları açık ve algılama eşiği yüksek insanlar birbirlerini buldukları zaman, karşılıklı farkediş geri kalan her şeyi anlamsız kılıyor. çünkü biliyorsun ve anlıyorsun ve çaba buna daha fazla bir şey ekleyemez. biz, normal şartlarda insanların çok uzun süreler boyunca konuştuktan, bir şeyler paylaştıktan, yaşadıktan sonra vardıkları noktadan başladık. yüzyüze geldiğimizde iki çift laf konuşamıyoruz ve bu benim hayatımdaki en değerli durumlardan biri. çünkü kelimeler boş, konular anlamsız.. sessizliği ve boşluğu paylaşabilmenin güzelliği... anlaşılma kaygısı yaşamamak ve dolayısıyla anlatma ihtiyacı duymamak... rahatlık...


Brian mükemmel mi? elbette değil.. her şeyden önce bir insan ve dolayısıyla kusurlu. sübjektif duygularıma rağmen olabildiğince objektif bakmaya çalıştığım, ama aslında sübjektif duygularımı objektif gözlemlerime dayandırmış olduğum biri. kendimce seviyorum ve kendimce takdir ediyorum. ünlü fotoğrafçı henri cartier bresson'un şöyle bir lafı vardır: 'Ölçüsüzlük bir an için büyüleyici olabilir, ama zamanla katlanılmaz hale gelir. yalnızca ölçülü şeyler sırrını hiçbir zaman ele vermez.' Brian da bu misaldir; yalnızca önemseyen ve muktedir gözler onun 'kusur' başlığı altına yazılabilecek özelliklerinin altında yatanları anlayabilir. kusur da en az güzellik kavramı kadar görecelidir. benim bahsettiğim anlamında ise soyuttur üstüne üstlük. sebep-sonuç ilişkisi içerisinde incelenmelidir ve açıklanması dahilinde ortadan kaybolur. sebep bilindiği, öğrenildiği veya açıklanabildiği takdirde, sonucun aslında sebebin yalnızca uzantısı olduğu gerçeği ortaya çıkar. sonuç: sebebin başlattığı sürecin nihayete erdiği noktadır. o noktada ise kusur hükümsüzdür. kusurlar göründüklerinden çok daha başka şeyler de olabilirler.. onları seviniz...

paul auster' in yalnızlığın keşfi kitabında şimdi kimin yapmış olduğunu anımsayamadığım şöyle bir tespit vardı: ' tüm insanlığın trajedisi, insanın odasında tek başına sessizce oturamamasından kaynaklanır.' Brian oturabilenlerdendir, ama aynı zamanda oturamayanlar tarafından sürekli bu trajediyi yaşamaya mahkum edilendir. Brian' ın bu kendinden bağımsız olmasına rağmen öznesi haline getirildiği trajedi ise işte tam burada başlar. çünkü kendinden bağımsız olduğu halde gıyabında özne haline getiriliş, Brian' ı bu trajediyle tek başına savaşmak zorunda bırakır. kendisine sorsan, bunların hiçbirine gerek olmamalıdır, kendince haklıdır. ama malesef hayatta ortaya çıkan durumlar, etki edenlerinin çokluğu ve çeşitliliğinden dolayı, özlerinde basit olsalar dahi, çözüm aşamasına varana dek alabildiğine karmaşık hale gelmişlerdir.

soru: Brian' ın trajedisi nedir?
cevap: neyse o oluşundan ötürü suçlanmaktır.

sebep:
insanın kendisini derinlemesine tanıyabilmesi, ona sınırları hakkında kesin talimatlar veriyor. neyi, neden, ne şartlar altında, ne kadar ve nereye kadar yapabileceğin veya yapamayacağın hakkında net bir içgörü kazanıyorsun. bu içgörü ışığında şekillendiriyorsun hayatını. bunlar senin yaşayış şeklin, yani karakterin halini alıyor. netlik, sallantıdaki insanlar için çok cazip bir özellik. her türlü insan ilişkisinde varolan 'kendinde olmayana hayran olmak' duygusuyla, masumane başlıyorlar bu yolculuğa sallantıdaki insanlar. ardından işin içine eksiklenme giriyor. hayran olduğuna sahip olabilme olasılığı ortaya çıktığı an, büyük talepler ve kendine maletme arzusu peydah oluyor. çünkü hayran olunanın boyun eğişiyle ona sahip olmak demek, sallantıdakinin kendisini hayran olduğuyla olumlaması demek. bu yakıcı, sabırsız, çirkef bir dürtü. sahip olma isteğindeki aciliyet, sallantının şiddetiyle doğru orantılı. sükunete ihtiyaç var ve o an için tek çare hayran olunanın hayranlığını kazanmak. sevmenin sahip olmak olduğu sanrısı. sallantının böylelikle durdurulabileceği yanılgısı. ardı arkası kesilmeyen ödün talepleri. ödün talep etmeyi kendinde hak görebilme cüreti.. bu faslın ardından küçük görme ve zulüm geliyor ama ben burada kesiyorum, çünkü Brian' ın trajedisi henüz bu aşamada...

insanın sallantısı, iç yolculuğunda binmekte olduğu aracın sarsıntısıdır. kendini bulduğu zaman ineceği bir son durağı elbet olacaktır.

bir zamanlar ben de sallandım.. herkes gibi..

sonuç:
tek sonuç mevcut durumdur. çok sevdiğim bir insanın bir açmazda oluşundan ibarettir.

çözüm:
ölçülü biri olarak sırrımı ele verecek değilim elbet. herkesin aklı kendine olduğu için haddimi aşıp "ben olsam.."lı bir cümle kurmaktan yana da değilim. mutlu olmasını istiyorum. çok mutlu..tüm diğer sevdiğim ve hatta sevmediğim insanlar için istediğim gibi.

çözümler kararlara bağlı.. kararlar şartlara ve isteklere...

sallantıdaki bir insana dil dökebilir, yol gösterebilirsin. çekip istediğin herhangi bir yere götürebilirsin bile...ama varılan son durak senin son durağın olur, onun değil...yarattığın şey seni tatmin edebilir. ama sonuçları çok farklı yönlere de kayabilir. şayet oldurduğun bir insansa, onunla mutlu olabilir misin? afaki bir mutluluk için bir insanı şekle sokmak seni ne kadar değerli kılar? senin şekline girmek onu ne kadar değerli kılar? değerine değiyorsa bile, iç yolculuklar süreçtir ve kişinin kendisi için bile oldukça meşakkatlidir. bir başkasına bu yolculuğu yaptırmak çok daha yorucu olacaktır. senden gideceklerin hesabını kendine verebilecek misin? an gelip de yaptıklarını söylemek durumunda kaldığında küçümsenmenle yüzleşebilecek misin? tüm bunların öznesi oldurulmuş olmana rağmen sonunda bir de terk edilmeyi kaldırabilecek misin?
evet?
hayır?
çözüm, bu iki sorudan birinin seçilmesiyle verilecek karara bağlı.

bir zamanlar ben de sallandım.. herkes gibi.. biri beni çekip, istediği son durağa götürmek istedi. onu çok sevdim ve terk ettim... ben, ben olmaktan çıkacaksam; bendeki o ise bendeki o olmaktan çıkacaksa eğer, yaşanacakların da bir anlamı olmayacaktı. iki farklı kişinin farklılıklarına rağmen birlikteliklerinin kendiliğindenliği en güzeli.. sen, senken güzelsin.. rahat ol...

bu, yalnızca bir tecrübe.. genellenemez.. genellemelere gerek de yoktur zaten. ama kaçınılmazlar olur bazen, gözardı edilmemesi gereken...










Hiç yorum yok: