"This is where the one who knows, meets the one who doesn't care..."

13 Mart 2008 Perşembe

Selam...

kaygılıyım... olmalı mıyım? olmamalı mıyım? al sana kaygılanmak için bir sebep daha... rahat bir ortamda kendini ifade etme çabası içerisinde olmak kaygılandırıcı olmamalı. belki de 'kendini ifade etmek' hiç bir ortamda kaygı verici olmamalıdır; keza üslup denen şey bunun için varolsa gerek.. ve ben, şahsen, şeytanın ayrıntıda gizli olduğuna inanan bir bünyenin hükmettiği duyulara sahip biri olarak üslubumu kişi, durum, ortam ve olaylara göre ayarlama konusunda pek güçlük çektiğimi söyleyemem; bunun yanında kendimi ifade etmede zaman zaman zorluk yaşadığımı da itiraf etmem gerekir; bunun nedeni ise, asıl yapılması gerekenin mevcut koşullar altında 'en doğru olan' tepkinin verilmesi iç zorlaması sanırım. kendimi bildim bileli içimde varlığını her daim güçlü bir şekilde hissettirmiş olan adalet duygusu, tepki vermeden önce -mevzu ister bana bağımlı ister benden bağımsız olsun- kendimi (aslında kendimden de öte tüm benliğimi) 'an' dan sıyırarak olabildiğince ve hatta olması gerektiğince objektif bir süzgeçten geçirme sürecinden sonra verilecek tepkiye karar vermeye zorlamıştır beni. veyahut hissettiğim adalet duygusundan kaynaklı ben böyle bir yordam oluşturdum kendime. şimdi bunun ayrımına varamıyorum; yumurta mı tavuktan çıkmıştı yoksa tavuk mu yumurtadan?... kendimi ifade etmekle ilgili bir sorunum olmamasına rağmen bunu yapmayışım bu yüzden işte; kendi çapında bir kibirden arınma çabası. kibirin -aynı zamanda tutkunun da- kör edici, ezip geçici özelliklerinin bünyemde oluşturdukları ağır tahribattan sonra, geçmişte bu hayatta kendime biçmiş olduğum 'adaletin keskin kılıcı' rolünden tamamen kendi rızamla istifa ettim.. geçmişteki o bir zamanda neden öyleydim hatırlamıyorum; tahmin edebiliyorum sadece ki o konunun izahının an itibariyle yapılmasına gerek duymuyorum. her neyse, sonuç olarak tepki vermeden önce -ki tepki verip vermemeye karar vermek de benim için başlı başına ayrı bir süreçtir- tüm mevcut koşulların, kişi veya kişilerin, kısacası etki eden tüm değişkenlerin ayrıntılı analizini yapan bir mekanizmaya sahibim; bu mekanizmanın hızı da üslubum gibi elastiktir.

"neden böyle?" diye sorulabilir bunca açıklamanın ardından; ben sordum mesela. sebeplerin sonuçları tetiklemesinden ötürü ve tarihimin tekerrüründen pek haz etmeyeceğimi bildiğimden dolayı "neden?" sorusunun her zaman ve her şeye karşı yöneltilmesinin gerekliliğine inananlardanım. cevabı ise önemsemekte yatıyor. bu hayatı anlamlı kılmak için sevmeye açık olmalı insan, her şeyi ve herkesi. çünkü ben inandıklarımdan ibaretim, yalnızca inandıklarımı gerçekten severim. sahip olmaya gelince; zannımca sahip olduğumuz tek şey aldığımız nefesten ibarettir. o olmayınca geri kalan her şey teferruat. aldığımız nefesin bize ait oluşu coğrafyadan coğrafyaya farklılık gösterebilir elbet ama bu politikaya giriyor. bunun yanında nefes=kalp atışı çıkarımı düsturuyla da devam edebilirim ama bu da yazıyı romantik diyarlara sürükler ki istediğim bu da değil. kendimle ilgili tutarlı bir şekilde laflamaya çalışıyorum öylesine...

bunun yanında fanatizme çanak tutan her şeye de karşıyım; sanatlardaki akımlar, ideolojiler, dini inançlar, spor takımları, siyasi partiler vs vs.. daha da çoğaltılabilir elbet. tek bir şeye sıkı sıkıya tutunup, körü körüne bağlanıp tüm geri kalanları yok saymanın, önemsememenin ya da hor görmenin -her kimler (nice nice büyük insanlar!) ortaya çıkarmış, geliştirmiş, yaymış ya da savunmuş olurlarsa olsunlar- sığlık olduğunu düşünüyorum. her şey diğerleriyle anlam buluyor; zıtlarından güçleniyor, benzerlerinden besleniyor ve ancak bu sayede parçalar yerlerine oturuyor. konu her ne olursa olsun biraz palazlananıp da aradan sıyrılanın hükmeden haline gelmesi ise ürkütücü.. çeşitliliği seviyorum.. tektiplilik beni korkutuyor.

özgürlüğe de inanmıyorum örneğin. özgürlük, tanımı yapılmış bir kavramdır, ve daha tanımının açılımında önüne sınırlar getirir. tanımı, yapılmayan yerlerde dahi vardır. özgürlük diye bir şey yoktur; özgürlük kandırmacası, diğerlerine göre asi ya da anarşist diye tabir edilen gem vurulması daha zor ruhların tımarlanma aracıdır. onların ağzına verilen bir xanax tabletidir, çalınan bir parmak baldır. ve insan ne yaparsa yapsın hayvanlığından ötürü tımarlanmaya meyillidir.

hayat var bir de.. bir şeylerin ol(a)mayacağına kendini inandırma aktivitesi diyorum ben ona. hayat insanın burnunu daha en başından sürter; düşüp düşüp yürümeyi öğrenirsin ama asla uçamayacağını bilirsin. uçabilirim diyenler olur elbet ve meydan okuduğun o an aynı zamanda kendi kendini bozguna uğrattığın andır. sindiremediğin her şeyi unutursun. kabul etmek istemediklerin için mantıklı açıklamalar üretirsin. an gelir anlarsınki bir şeylerin ol(a)mayacağını peşin peşin kabul etmek tüm diğer çabalardan daha az yorucu ve büyümenin tüm diğer getirileriyle birlikte hafızalardan silinir bu ilk sorgulamalar. elbette bu pes etmek değildir. geriye yapabileceklerin kalır çünkü; yapabileceklerin ise tüm hayatını dolduracak kadar geniş bir yelpazeye yayılmıştır, kendine göre seçersin aralarından; kolayca yapabileceklerin vardır, seni biraz zorlayanlar da çıkar elbet, tekrar tekrar denedikten sonra ulaştıkların olur, ve 'imkansız diye bir şey yoktur.' un imkansızı da bu yelpaze içerisinde yer alır; özgürlük gibi o da insanın kendini acizliğin yıkıcılığından kurtarıp gücün güvenli kolları arasında pışpışlama aracıdır. umudunu besleyebilmek için bir paravandır. zira imkansız diye bir şey vardır. hatta imkansız olan o kadar çok şey vardır ki... ama biz onu olasılıklara dahil etmeyerek gözardı etmişizdir daha en başından. imkansız diye bir şey artık yoktur işte.

daha pek çok şey var aslında.. şimdilik bu kadar. en çok geceleri sevsem de artık yatmalıyım.. hoş buldum mu? bulacak mıyım? görücez...

selam...

Hiç yorum yok: