dün gece (18'i) Pain of Salvation konserine gittim. Galatasaray Üniversitesi Festivali kapsamında gelmişlerdi; x bir ülkedeki x bir üniversitenin festivaline, kitlelerinin çeyreğinin çeyreğiyle bile buluşamayacakları aşikar olan bir organizasyon için, yine de umursamayarak gelmişlerdi. pardon, umursayarak... ve adeta başlı başına bir konsermişçesine çaldılar; sadece onları sevenler için de değil, hepsinden önce kendileri için olduğu çok belli olarak çaldılar, yaşayarak. müziği bir yaşam felsefesi olarak duyumsamanın nasıl bir şey olduğuna şahit oldum. daha önceleri de olmuştum elbet, ama bu tecrübede farklı olan, muhalif tavırdı. müzik; evet bir yaşam biçimi, ancak daha önemlisi dünyayı değiştirmek için bir araçtı. belli ki aydınlık zihinleriyle yazdıkları sözleri, güzel kalplerinin ezgileriyle birleştiriyorlardı. o an insanlara böyle ulaşabilmenin nasıl bir his olduğunu düşündüm; bir şeyleri değiştirmenin etrafındaki bir avuç insanla cebelleşmekten ibaret olmadığı, insanların yazdıklarını anlayabilmek için tekrar tekrar okuduğu, o sözlerin hissettirdiklerini gözlerini kapatıp kendini senin yerine koyarak duyumsamaya çalıştığı, seni dinlemeye gönüllü olduğu, gerçek bir değişimin kaynağı olmak ve ben bunu tahayyül edemedim. sadece bunun nasıl bir güç olduğunu ve kim bilir nasıl bir ego tatminine sebep olduğunu kestirebilmeye çalıştım ucundan. o muhtemelen yanından geçmez kestirebilme bile, benim bu iyi, güzel, duyarlı, çalışkan, üretken ve alçakgönüllü insanlara tekrardan ve daha fazla hayran olmama neden oldu; bunca hayranlığı sindirebilmek gerçekten çok zordu. belli başlı zorlukların içinde, lanet etmek ya da uzak yerlerdeki diğer sıkıntılı insanlarla özdeşleşmek kolaydır. oysa o 'ileri medeniyetler' seviyesini belirleyen, her şeyiyle bağımsız, her şeyden uzak, ferah ve refah içindeki ülkelerden birinde doğup büyüyerek, buna rağmen dünyanın tüm o acısını yine de duyabilecek kadar duyarlı olabilmek ve daha da önemlisi buna katlanamayıp, mutlu mesut yaşama devam etmektense, engelleyebilmek adına belli bir yola baş koyabilmek, çok daha takdir edilesi kanımca.
kampüs kapısından girdikten sonra aşağıya doğru sallanılan yerde, ufak çaplı bir kalabalık gördüm, sakin. daha çok 15-20 kişilik bir arkadaş grubunu andırıyordu bu kalabalık. beni kapıdan alan arkadaşım dönüp "fotoğraf çektirmek ister misin?" dedi, gülerek; dalga geçiyordu. ben anlamadım. sonra kalabalığın ortasında grubun solistini gördüm. kalabalığın ortasındaydı evet, ama boğulamıştı ve sıkılmamıştı, gülümsüyordu. yerleştirildikleri yerin kapısına çıkmış, geçenlerle sohbet ediyor, fotoğraf çektiriyor, imza veriyordu. dikkatim o yöne yöneltilmeseydi farketmezdim bile. baktığım ilk anda da farketmedim zaten. abartısızdı; her yerin insanı, dünya insanıydı. oldurması zor olsa da olması gerektiği gibiydi aslında ve olabilişi şaşırtıcıydı. oradan biriymişçesine alabildiğine samimiyetle yaklaşıyordu herkese. kimse de onu sıkmıyordu doğrusu. sevildiğini biliyor ve bunu minnetle karşılıyordu, mahçup."böyle bir şey olmalı." dediğimi hatırlıyorum. tam olarak ne için söylediğimi bilmiyorum ama. kafama düşünceler, kareler, konuşmalar üşüştü bir anda, karıştım. "sevmek böyle bir şey olmalı." demiş olmalıyım ya da "aydınlık olmak.", hatırlayamıyorum. sonra bizim ünlülerimizden bazıları geldi aklıma; bir hiç için koruma ordusuyla gezen, onu sevenlerden tiksinen, utandım. sonra toparlandım. "onlar değil." dedim, "onlar kukla, onlar piyon.". kendini tanımanın, sindirmenin, ne kadar ve nereye kadar olduğunu bilmenin elzem olduğuna bir kez daha inandım. bizdeki asıllar geldi aklıma sonra; sokakta yürüyebilenleri, tanıdıklarını anladıklarına gülümseyip selam vererek. ardından diğerlerine de hak verdim. fanatizmin tehlikeli sularına kaynak teşkil ediyorlardı; ölümüne, öldüresiye seven insanlar tarafından tehlikelice seviliyorlardı. tehlikelice sevenler de böyle oluşlarından dolayı suçlanamazlardı; asla olamayacaklarını bilerek, tutsakça seviyorlardı ve bu yüzden umutsuzluktan beslenen hayranlıklarını zarar vererek gösteriyorlardı. onlar da masumlardı.
hiç kimseyi suçlayamayarak nereye varabilirdim ki? böylesine kördüğüm haline gelmiş bir yanlışlar yumağını nasıl çözebilirdim, hiçbir şey tek bir sebebe indirgenemezken? (belki de cevap 1.tekil değil 1.çoğul düşünmem gerekliliğindeydi.) sonra herhangi bir sonuca ulaştıramadığım düşüncelerimin ortasında durup, o adama baktım. öyle ya da böyle, bir yerden başladığı ve sapasağlam devam ettirdiği için ellerine sarılasım, onları öpesim, kendisine teşekkür edesim geldi.
beni tutan neydi?
-kendimdim.
yapmadım.
bu yapmayışın içinde heyecan, içinde coşku, içinde utangaçlık, içinde duyarlılık, içinde farkındalık vardı.
öpmek isteği duyduğum ellere baktım, sonra da kendiminkilere. şeklen bir fark bulamadım aralarında. böyle bir şeyin yapılmasına gerek yoktu; hem utanır hem de utandırırdı bu hareket. bir fark yoktu, aksine 'bir'lik vardı. daha büyük, daha küçük, daha iyi, daha kötü yoktu, aksine 'aynılık' vardı ve bu gerçek o adamın tavrındaydı. yalnızca 'kendini ortaya koyuş' kafa karıştırandı. yine de düşündüm ve bu kez de sormak istedim: "ne okudun, ne yaşadın, neleri ve nereleri gördün, kimleri tanıdın da sen böyle biri oldun ve biz olamadık?" aklıma dream theater' ın 'the way your heart beats makes all the difference in learning to live.' sözü geldi. anladım... yine tuttum kendimi ve sormadım.
oldum olası ünlülerle fotoğraf çekilme konseptine karşı oldum, sıkboğaz edilmekten de etmekten de hoşlanmadığımdan belki de. ya da kimseyi kimseden üstün görmediğimden veyahut küstahlığımdan. kim bilir... hiç tanımadığım ve tarafından hiç tanınmadığım bir insanla, bir zaman aralığında aynı atmosferi paylaşışımı belgelendirmeyi ve buna karşı tarafı da zorla dahil etmeyi anlamlı bulmuyorum, ama bu aydınlık adam, aydınlığı yumuşacık üzerine geçirmiş, zerrelerinde süzmüş, iliklerine kadar sindirmiş bu adam bende bir tanışıklık hissine sebep oldu. aydınlığı korkutucu değildi; küçük kibritçi kız masalındaki büyük zengin sofralı, gürül gürül yanan şömineli, sevgiyle dolu olduğu besbelli olan, oraya ait olma isteği uyandıran oturma odaları gibiydi; sıcak, güvenli ve sevimliydi. "gel, fotoğraf çekilelim." dedim arkadaşıma, çekildik. daha biz teşekkür edemeden, o bize teşekkür etti gülümseyerek. birbirimize baktık, şaşkın. "neyse..." dedik mutlu; "bu da böyle bir şeydi işte." ve konser alanına doğru seyirttik...
19 Mayıs 2008 Pazartesi
Kaydol:
Kayıt Yorumları (Atom)

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder